Makaleler

 

Silahsız Kuvvetler Darbesi

Makaleler >>

 Dostlar,

Gerçekten de görmüyor musunuz olan biteni?

Kalelerin tek tek nasıl düştüğünün farkında değil misiniz?

Biliyorum ki farkındasınız. Farkında olmamak mümkün değil diye düşünüyorum.

Ama sıkı durun çünkü asıl sorum şimdi geliyor.

Neden tepkisizsiniz o zaman?

Eğer biribirineze mail atarak yakınmayı, dost sohbetlerinde konuyu gündeme getirip durum saptamaları yapmayı tepki sayıyorsanız, o zaman diyeceğim bir şey yok. Ama onu sormuyorum ben size.

Benim kastettiğim gerçek tepki.

Görmesi gerekenlerin göreceğini tepki.

Neden hafızalarımız bu kadar zayıf? Neden hepimizin ömür süreci içinde dünyanın başka yerlerinde yaşanan olayları hatırlamıyoruz? Neden bunlardan ders çıkarmıyoruz?

Ateşin yakacağını öğrenmek için illa ki kendi elimizin mi yanması gerekli?

Hiç mi görmedik eli yanmış birini şimdiye kadar?

Çin’de Tianenmen Meydanı’nda, tankların karşısına elini havaya kaldırarak çıkan o gencin fotoğrafını, ne oldu da unuttuk?

Ya da Rusya’da halkın direnişini?

Onlar ülkelerinin vurucu gücüne karşı çıkacak kadar cesaretliydiler.

Ve biz, karşımızda böyle bir vurucu güç yokken bile neden bu kadar sinmiş haldeyiz?

Üstelik hepimiz çok iyi biliyoruz ki; o vurucu güç, yani asker, hiç bir zaman engel olmayacak bize. Böylesine büyük bir avantajımız da var.

22 Temmuz’dan sonra en çok uyduğumuz söz, AKP’nin yüzde 47 oy aldığı ve halkın tercihinin ortaya çıktığı üzerineydi.

Peki geri kalan yüzde 53 nedir?

Asıl çoğunluk değil midir bu?

Bizler bu çoğunluğun bir parçası değil miyiz?

O zaman neden sesimiz çıkmıyor? Neden sokaklarda değiliz?

Değişen dünya koşulları, küreselleşme, ekonominin bu yeni kurallara bağlı ve hassas bir konumda olması mı, bizlerin elini tutan yoksa?

Türkiye üstündeki emellerini her fırsatta açıkça dile getirmekten çekinmeyen Barzanı’nin kısa sürede büyük paralar kazanmasına olanak veren bir ekonomik düzenin asıl sıkıntısı nedir aslında?

Küresel dalgalanmalar mı, yoksa ekonomiyi yönetenler mi?

Milli varlıklarımızın yabancılara satılmasına karşıyız” dogmatizmine düşüp rasyonel düşünebilme yeteneğimizi yitirmeden, ama çekilen peşkeşleri de gözden kaçırmayarak baktığımızda, gördüğümüz şeyler, asıl suçlunun kim olduğunu açıkca belli ediyor.

Ablında bu gün girdiğimiz yolun; aralarında ekonomi de bulunan herşeyi nereye götüreceği o kadar açık ki halbuki.

Bir düşünün şimdi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül.

Bence en az önemi olan konu, karısının türbanlı olması. Asıl önemli olan Gül’ün geçmişinde yaptıkları, söyledikleri, hararetle savunduğu fikirler. Yani uzun lafın kısası, Abdullah Gül işte.

Devlet’in başı.

Başkomutan.

TSK’nın temel felsefesine, tüm varoluş biçimine ters bir başkomutan.

Oynak, kıvrak ve şaşkın bir muhalefet.

Biri boykotlardan söz ediyor, öbürü “ben demakrasinin gereklerini engelleyici unsur olmam” diyor.

Ve ortaya konan etkili, inandırıcı ve mantıklı hiç bir fikir, hiç bir eylem yok.

Peki no olacak o zaman.

Olacak şu:

Devlet’in tepesi bir tiyatro sahnesine dönecek. Bugünü kadar üstüne titrediğimiz tüm kavramlar, her şeyi rağmen korumayı başardığımız düşündüğümüz tüm değerler yok olacak.

Siyasi kavganın yansımadığı hiç bir yer kalmayacak.

Peki ne olacak o zaman?

Asker darbe mi yapacak?

Bunun Türkiye için de, TSK içinde son derece yıpratıcı sonuçları olacağı açık. Gerçek niyetleri bir “Eski Türkiye” yaratmak olanlar için bulunmaz bir fırsat bile yaratabilir. Tıpkı “Eski Yugoslavya” gibi.

Ve şunu da bilmeliyiz ki, Yugoslavya’nın ana unsuru olan Sırplar bizden daha şanslıydılar. Onların elinde hiç değilse, tüm zorluklara rağmen modernleşme yolunda yürüyen bir Sırbistan Cumhuriyeti kaldı.

Bizim elimizde ise küçük bir tarikat devletçiği kalması riski çok büyük.

Bütün bunlar, aslında bizleri zorluyor.

Sokağa çıkmaya, sesimizi duyurmaya, tepkimizi göstermeye.

Çünkü artak tek bir çözüm ihtimali var.


Back

 

ESKİ TARİHLİ MAKALELERİ DERNEK ARŞİVİNDEN TEMİN EDEBİLİRSİNİZ