Eğitim

Dernek binamızda, gönüllü eğitimcilerden ve öğrencilerden gelen talepler doğrultusunda yaz aylarında farklı konularda ücretsiz eğitim seminerleri düzenlenmektedir.

 
 


Diline Sahip Çık!Türkçe Kelime Kullan!


Okey
(Tamam)


Provokasyon
(Kışkırtmak)


Check Etmek
(Kontrol Etmek)


Deklare Etmek
(Bildirmek)


Trend
(Eğilim)


Objektif
(Tarafsız)


Persfektif
(Bakış Açısı)


Timing
(Zamanlama)


Laptop
(Diz Üstü)


Global
(Küresel)


Legal
(Yasal)


Partner
(Eş)


Entegre
(Bütünleşme)


Antipatik
(Sevimsiz)


Döküman
(Belge)


Dizayn
(Tasarım)


Analiz
(Çözümleme)


Pesimist
(Karamsar)


Departman
(Bölüm)


Monoton
(Tekdüze)


Mantalite
(Anlayış)


Prezentasyon
(Sunum)


Anektod
(Hikayecik)


Konsensus
(Uzlaşma)


Kriter
(Ölçüt)


İmitasyon
(Taklit)


Legal
(Yasal)


Full
(Tam)


Asparagas
(Şişrme Haber)


Bariyer
(Engel)


Demagoji
(Laf Ebeliği)


Damping
(Düşürüm)


Diaspora
(Kopuntu)


Enformasyon
(Bilgilendirme)


Enstantane
(Anlık Görünüş)


Fikstür
(Karşılaşma Takvimi)


Garnetür
(Yanlık)


Karambol
(Karmaşa)


Montaj
(Kurgu)


Metropol
(Anakent)


Motivasyon
(İsteklendirme)


Marj
(Pay)


Potbori
(Karmaca)


Trübülans
(Hava Burgacı)

C* Yabancı Kelimelerin Dilimize Girmesine İzin Verme

 

TÜRKÇE  KONUŞ  TÜRK  MALI  KULLAN  TÜRKİYEYİ GEZ

İTHAL ÜRÜNLER YERİNE BARKODU 869 OLAN ÜRÜNLER ALIN

Atatürk'ün Eğitim İlkeleri

Cumhuriyetimizin kuruluşunun ilk yıllarında ülkemiz savaşta yanmış, yıkılmıştı, sermaye birikimi hemen hemen hiç yoktu, nitelikli ve yüksek nitelikli insan gücü yok denecek düzeydeydi. Bilim ve teknoloji üretecek üniversiter kurumlar çağdışı kalmıştı. Türkiye, siyasal, toplumsal ve ekonomik bir atılım yapabilmek için, başta yetişmiş insan gücü olmak üzere gerekli altyapıya sahip değildi. İvedi olarak yetişmiş insan gücüne gereksinme duyuluyordu.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ulusal eğitim politikamız, "çağdaşlama" çabaları ile bütünleştirilmiştir. Bireyin okur-yazar olmasının; üretimde verimliliğin ve kalkınmanın anahtarı olduğu kabul edilmiştir. Bu nedenle kitle eğitimini, daha açık bir deyişle okuma-yazma seferberliğini, Cumhurbaşkanı Atatürk başlatmıştır. Eğitim açısından daha da önemlisi, Ulus Okullarının (Millet Mekteplerinin) başöğretmenliğini bizzat Atatürk üstlenmiştir.

Atatürk, nasıl bir Türk yurttaşı yetiştirilmesini istiyordu? Bu sorunun en güzel yanıtı, Atatürk'ün eğitim ilkeleridir. Cumhuriyet eğitiminin başlıca hedefi; çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak ve geçmektir. Bu nedenle ulusal eğitimimiz çağdaş normlara göre yeniden yapılanmıştır. Atatürk'e göre eğitim; 1923 Aydınlanmasının altyapısı, hatta harcıdır. Bu bağlamda Atatürk'ün başlıca eğitim ilkeleri şunlardır:

1. Eğitimin Ulusal Olması

Atatürk'e göre; "tam bağımsızlık"; yalnızca askeri, siyasal, ekonomik değil, aynı zamanda tüzel (hukuki), eğitsel ve kültürel gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bunu, "Bir ulusta şeref, onur, namus ve insanlığın varlığı, o ulusun özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasına bağlıdır" diyerek vurgulamıştır. Bu bağlamda okulun eğitim ve öğretimde bir "merkez" olarak ele alınıp değerlendirilmesi, bağımsızlığın korunmasında görevler üstlenmesi zorunludur.

Atatürk; 16 Temmuz 1921 tarihinde Ankara'da toplanan Maarif Kongresi'ni açış konuşmasında şöyle demiştir:

Bugüne kadar izlenen eğitim ve öğretim yöntemlerinin, milletimizin gerileme tarihinde en önemli etken olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli eğitim programından bahsederken eski devrin hurafelerinden, toplumsal yapımızla hiç de ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, Doğu'dan ve Batı'dan gelebilen tüm etkilerden tamamen uzak, milli özelliklerimizle ve tarihimizle bağdaşabilen bir kültürü kastediyorum.

Atatürk'e göre "Bir ulusun yükselmesi ve gerilemesi de eğitimin ulusal olup olmaması ile ilgilidir". O, hep eğitimin ulusal değerlere dönük olmasını savunur. Atatürk'e göre ulusal olmayan eğitimimiz, yüzyıllardan beri süregelen yıkımlarımızın temel nedenidir. O'nun ulusu; ulusal çıkarları herşeyin üstünde tutan, bir ulusçuluk anlayışıdır. O, Türk ulusunu yalın ve net olarak tanımlamıştır: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk ulusu denir". "1934 yılındaki resmi tanımlamaya göre de, ulus, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür" .

Bu konu ayrıntılı bir biçimde Şubat 1924 tarihinde Darülfünun emini (rektörü) İsmail Hakkı Bey'in (Baltacıoğlu) başkanlığında fakülte reisleri ve müderrislerden oluşan bir kurulun, İzmir'de bulunan Atatürk'ü evinde ziyareti sırasında görüşülmüştür. O tarihte henüz "Öğretim Birliği Yasası" kabul edilmemişti. Atatürk; rektöre "Eğitim dinsel mi olmalı, yoksa ulusal mı olmalı?" sorusunu sorar. Bu soruyu rektör şöyler yanıtlar:

Din toplumsal bir kurumdur. Toplum hayatında yaşamaktadır. Fakat devlet, onu okullarında öğretmeye mecbur değildir. Devlet eğitiminin karakteri ancak ulusal olabilir. Devrim, eğitim kurumlarını laikleştirmelidir. Arkasından Atatürk şu soruyu yöneltir: Böyle bir laisizasyon hareketini halk nasıl kabul eder? Yanıt şöyle: Türk ulusu laik eğitim esasını çok iyi kabul edecektir. Çünkü dünyanın en gerçekçi, en olumlu kafa yapısına sahip bir ulusudur.

Yeni Türk toplumunun eğitimi nasıl olacak, Doğu modeli mi, Batı modeli bir eğitim mi olacak? Bu tartışmaları Atatürk şöyle noktalar:

Efendiler! Asırlardan beri milletimizi idare eden hükümetler eğitimimizi geliştirme çabalarında bulunmuşlardır. Ancak bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için Doğuyu ve Batıyı taklit etmekten kurtulamadıkları için sonuçta milletimiz cehaletten kurtulamamıştır.

Atatürk; 22.9.1924 tarihinde Samsun'da yaptığı konuşmada bu konuya açıklık getirmiştir:

Ben burada yalnız yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni kuşaklara vereceği eğitimin milli eğitim olduğunu kesinlikle belirttikten sonra diğerleri üzerinde durmayacağım, ne demek istediğimi kısa bir örnekle açıklayacağım: Efendiler! Yeryüzünde üçyüz milyonu aşkın müslüman vardır. Bunlar ana, baba, hoca eğitimiyle eğitim ve terbiye almaktadırlar. Ancak üzülerek söylüyorum, işin gerçek olan yanı şudur ki, bütün bu milyonlarca insan şunun ya da bunun kölesi durumundadır. Aldıkları dini eğitim onlara bu kölelik zincirlerini kırabilecek insanlık değerlerini vermemiştir, veremiyor. Çünkü, eğitimlerinin hedefi milli bir eğitim değildir.

Öğretimin Birleştirilmesi, harf devrimi, Türk Dil Kurumu'nun ve Türk Tarih Kurumu'nun kurulması vb., hepsi ayrı ayrı; "eğitim ulusal olmalıdır" ilkesinin sonuçlarıdır. Böylece ulusal eğitimimiz, tümüyle Türk olacak, Doğu da Batı da taklit edilmeyecektir.

2. Eğitim Bilimsel Olmalıdır

Atatürk'te bilimsellik bir tür yaşam biçimidir. Bu bağlamda şu vasiyeti bugünü de aydınlatıcı niteliktedir:

Ben, manevî miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır... Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.

Yaşamın her kesitinde olduğu gibi eğitimi de bilime ve akla dayandırmak en doğru yoldur. Çağdaş Türk insanının yetiştirilmesinde izlenecek yöntemin ne olması gerektiğini Atatürk şu veciz sözlerle açık seçik ortaya koymuştur: "Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir". Devrimlerin gerçekleşmesinde de, bilim ve akıl yolu izlenmiştir. Eğitim konusunda da Atatürk, çalışmalarını bilimin yol göstericiliğinde sürdürmüştür. Milli Eğitim Bakanlığı ülkenin tanınmış eğitimcilerini 15 Temmuz-15 Ağustos 1923 tarihinde Ankara'da toplantıya çağırarak ülkenin eğitim sorunlarına çözüm aramıştır. Bu "Birinci Bilim Kurulu"dur (Heyet-i İlmiye). Bu bilim kurulu üyeleri; eğitimde iki başlılığa güzel bir örnek olarak medreseli-mektepli ayrımını tüm çıplaklığı ile ortaya koymuştur. İsmail Hakkı Tonguç'a göre,

Heyet-i İlmiye azalarından (üyelerinden) bir kısmı Doğu İslâm kültürünün değerlerine, bir kısmı Avrupa uygarlığına bağlı bulundukları diğer bir kısmı da eğitim meselelerini, onları çözmeye yarayacak pedagoji prensiplerini hiç bilmeyen kimseler olduğu için, meselelerin hemen hiçbiri çözülemedi... Yalnız bu konuşmalardan şu cihet açıkça anlaşılmıştır ki, medrese-mektep ikiliği devam ettiği müddetçe Türkiye eğitim kurumlarını asrileştirmek kolay kolay mümkün olamayacaktır... Her şeyden önce ve her işe tercih edilerek medrese-mektep ikiliğini ortadan kaldırmak lazımdır.

Bu gelişme de, Öğretim Birliği Yasası'na çok önemli bir gerekçe oluşturmuştur.

Ertesi yıl (1924) "İkinci Bilim Kurulu" (Heyet-i ilmiye) toplanmıştır. Bu toplantıda, 1913 yılında 6 yıla çıkarılan ilköğretim 5 yıla indirilmiştir. Bu toplantıda ayrıca 22 Mart 1926 tarih ve 789 sayılı Maarif Teşkilatına Dair Kanunun temeli sayılabilecek görüşler ortaya konulmuştur.

3. Eğitim Laik Olmalıdır

Laik eğitim ya da eğitimin laikleştirilmesi; "medrese-mektep" ikilemine, daha açık bir deyişle ikiliğine, sürtüşmesine de bir çözüm olarak düşünülmüştür. Bu anlamda laik eğitim, ulusal birliğin de çimentosudur. Öyleyse laik eğitim nedir?

Fransızca sözlük laik eğitimi şöyle tanımlamaktadır . Sivil toplumun ve din toplumunun ayrılması ilkesi. Devlet hiçbir dinsel güç icra etmez. Kilise hiçbir siyasal güç icra etmez. Laiklik, yalnızca eğitim alanında geçerli bir ilke değil, aynı zamanda bir düşünce ve yaşam biçimidir, dolayısıyla her tür düşünce özgürlüğünü tüm yönetim, hukuk, kültür konularını da içerir.

Klasik anlamda laiklik, önce sivil toplumun dinsel toplum karşısında mutlak bağımsızlığını; ikinci olarak da manevî alanda yansızlığını gerektirir. Böylece bireyler tam olarak özgürdürler, inançları ya da inançsızlıkları yalnızca kendilerine kalmıştır, hiç değilse kamu düzenine dokunan dışa dönük gösterilere yol açmadıkları taktirde, devleti ilgilendirmezler. İşte bu anlamdadır ki Türk Anayasası laikliği bir anayasal ilke olarak benimsemiştir .

Laiklik; bir toplumda bireylerin herhangi bir inanca sahip olma ya da olmama konusunda tam özgür olmaları ve bu yüzden (yani belli bir inanca sahip oldukları ya da herhangi bir inancı paylaşmadıkları için) kamu yaşamının hiçbir alanında -işyerinde, bankada, otobüste, hastanede, parkta, sokakta...- ne olumlu, ne olumsuz yönde hiçbir farklı işlemle karşılaşmamaları, bir cümleyle eşit hak ve yükümlülüklere sahip olmaları demektir.

Laiklik ilkesi, Türk Devriminin olmazsa olmazıdır. Bu konuyu Tarık Zafer Tunaya şöyle açıklamaktadır:

Türk inkılabı dine, "sırf bir itikad" (inanma) manzumesi olarak dinin kendisine" karşı savaşmamıştır, batıl itikatlara "islamidir" diyen, onlara uymayanları dinsiz sayan, bütün sosyal hayatı medrese skolastiğinin ve gerici görüşlerin vesayeti altına alan, almak istemekte bulunan çevrelere karşı intikal etmiştir.

Laik eğitim; dinden emir almayan düşünce ve davranış sürecidir. Laik eğitim; dogmatik değil, akılcı ve bilimsel eğitimdir.

Tunaya laik eğitimi de şöyle yorumlamaktadır. "Öğretimin laikliği, kapılarını bilimsel düşünceye açması gereken bir sistemin kurulmasına dayanır. Bütün bu gidişler, hiçbir suretle Türk İnkılabı'nın dinsizliği anlamına gelmez".

Sonuç olarak her velinin çocuğuna istediği dini eğitimi vermede ya da dini eğitim vermemede özgür olması biçiminde yürütülen eğitim süreci laik eğitimdir. Kız öğrencilere; örtünmeleri, kara çarşafa bürünmeleri için parasal, aynî, tinsel (manevî) hiç bir baskı yapılmaması laik eğitimdir. Bu tür dinsel duyguların TBMM ya da seçim kampanyaları vb yerlerde bir siyasal sömürü malzemesi yapılmaması laik eğitimdir. Her okula bir mescit, her üniversiteye bir cami yapılmaması, Ramazan ayında oruç tutanların tutmayanlara ya da tersi hiçbir baskı yapmaması laik eğitimdir. Tıp fakültelerinde kadavranın külot giydirilmeden incelenmesi laik eğitimdir. Öz olarak laik eğitim, bilimsel eğitimdir. Laik eğitim düzeninde; güneş sistemi, yerbilim, gökbilim gibi konular dogmatik değil, bilimin ışığında incelenebilir. Laik eğitim; okullarında hiçbir dinin ya da mezhebin kurallarının zorunlu olarak öğrencilere öğretilmediği bir düzendir. Laik eğitimin hedefi; bağnaz olmayan, özgür düşünceli insan yetiştirmektir. Öyleyse demokrasinin güçlenmesi için laik eğitimin birinci görevi; Türk insanına özgür düşünme, davranış ve yeteneği kazandırmaktır.

Laik eğitim denilince, dogmatik değil, akılcı ve bilimsel eğitim anlaşılmalıdır. O zaman halen okutulmakta olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde okutulan bilgilerle biyoloji, tıp, fen bilgisi, tarih, coğrafya, vb. derslerde okutulanlar birbiriyle çelişmez. Bu konuda çok değerli bir tarihçi şu örneği veriyor: "Bir arkadaşımın çocuğu iki yıl önce babasının yanına geldi, "baba ne yapacağımı şaşırdım?", "niçin yavrum?" "Bugün biyoloji hocası geldi, dünyanın oluşumunu, insanın yaratılışını anlattı, arkasından din dersi hocası geldi, insanın başka türlü yaratıldığını anlattı".

Bu ölçüler temel alındığında, ulusal eğitimimiz ne ölçüde laiktir? 1960, 1971, 1980 ve 1997 yıllarındaki gelişmeler dikkate alındığında demokrasimiz ne denli sağlıklı ise, demokrasinin bir tür altyapısını oluşturan ulusal eğitimimiz de o denli laiktir. Laik eğitim; demokratik düzenin "olmazsa olmazı" ise, eğitimin toplum yaşamındaki önemi de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır: Laik eğitim olmazsa, demokrasi olmaz, demokrasi olmazsa laik eğitim dizgesi olmaz.

Atatürk'ün en duyarlı olduğu konuların başında laiklik gelmektedir. O, Serbest Fırkayı kurmasını istediği Fethi Okyar'a yazdığı mektupta şöyle diyor:

Memnuniyetle tekrar görüyorum ki, laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasal hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur. Laik Cumhuriyet esası dahilinde, fırkanızın her türlü siyasi faaliyetinin bir engelle karşılaşmayacağına güvenebilirsiniz efendim.

4. Eğitim Karma Olmalıdır

Osmanlı döneminde kız ve erkek okullarının ayrı olması, kadın nüfusun aleyhine eğitimde fırsat ve olanak eşitsizliğine neden olmuştur. 1926 yılında Medeni Kanunun kabul edilmesiyle kadınlara erkeklerle eşit haklar tanınmıştır. Ama kız ve erkek öğrenciler hala ayrı okullarda öğrenim görüyordu. Cumhuriyetin kurulduğu yıl (1923-1924), Türkiye'nin toplam nüfusu 12 milyon dolayında tahmin ediliyordu. Bu nüfusun yarıdan çoğu kadındı. Anılan yılda nüfusun okur-yazar oranı yüzde 10'u geçmiyordu. Bu yüzde 10'un da çoğu kentli idi. Nüfusun yüzde 80'den fazlası köylerde oturuyordu, onların da yüzde 90'dan fazlası okumaz-yazmazdı. Kırsal kesimde okur-yazarların hemen tümü erkeklerdi. Yunan askerinin 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir'de denize dökülmesinden dört ay sonra Atatürk İzmir'de halkla konuşmasında kadınların toplumun ekonomik ve toplumsal yaşamında ikinci planda bulunmasının ulusumuzun gelişmesini engellediğini belirterek şunları söylemiştir:

Ulusumuz kuvvetli bir ulus olmaya azmetmiştir. Bugünün gereklerinden biri de kadınlarımızın her alanda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan böyle kadınlarımız da bilgin olacaklar ve erkeklerin gördükleri tüm öğrenim derecelerini geçeceklerdir. Sonra kadınlar toplumsal yaşamda erkeklerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı olacaklardır.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonraki ilk Milli Eğitim Bakanı İsmail Sefa (Özler) de 1923 yılında yaptığı bir konuşmasında Cumhuriyet rejiminin kadın hakları konusunda titiz davranacağını, gerek okulda, gerek toplum yaşamında her iki cinse eşit haklar vereceğini savlamıştır:

Kızlarla erkekler arasında gençlik noktasından, öğrenim noktasından Eğitim Bakanlığı hiçbir fark düşünmemiştir ve düşünmeyecektir. Genç kızlarımız ve genç erkeklerimiz aynı sistem içinde yetişeceklerdir. Kız ve erkek aynı yolda gidecektir.

Eğitimi tüm çağ nüfusuna yaygınlaştırmak için Türkiye'de, kızlar için ayrı, erkekler için ayrı okul açmanın ekonomik güçlükleri de bilinmektedir. Cinsiyet itibariyle ilk resmi istatistiklerin bulunduğu 1927-1928 öğretim yılında ilkokul öğrenimi gören 461.985 öğrencinin yalnızca 133.969'u (yüzde 29) kızdır. Aynı yıl ortaokul öğrenimi gören öğrencilerin yalnız yüzde 18.9'u, lise öğrencilerinin de yüzde 28'i kız öğrenci idi. Kuşkusuz bu eşitsizliği en düşük düzeye düşürmek için, 1927 yılında M.E.B. Ortaöğretim Dairesi karma eğitimi hedefleyen bir tasarı hazırladı. Talim ve Terbiye Dairesince incelenen bu tasarı, yalnızca ortaokulda karma eğitimin denenmesini Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati'ye önermiş, ancak bakan sorumluluğu üstlenerek, o yıl varolan 70 ortaokulda karma eğitime geçilmesine karar vermiştir. Ortaokullardaki uygulamadan olumlu sonuç alınması üzerine 1928-1929 öğretim yılında tüm liselerde karma eğitime geçilmiştir.

5. Eğitim Uygulamalı Olmalıdır

Mahalle mektepleri ve medreselerde çok yaygın olan ezberci eğitimin ne bireye, ne topluma hiçbir yararı olmadığı biliniyordu. Kuşkusuz bu nedenle Atatürk, 1 Mart 1923 tarihinde TBMM'de yaptığı konuşmada şöyle diyordu :

Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için bir süs, tahakküm aracı veya medeni bir zevkten ziyade, yaşamda başarılı olmayı sağlayan pratik ve kullanışlı bir araç haline getirmektir.

Bir yandan yaygın olan cehaleti ortadan kaldırırken, öte yandan toplum hayatında yapıcı, etkili ve verimli insanlar yetiştirmek gerekir. Bu da ilk ve ortaöğretimin, uygulamalı öğrenme ilkesine dayanması ile gerçekleştirilebilir.

Türk eğitim tarihinde uygulamalı eğitime en güzel örnek Köy Enstitüleri uygulaması olmuştur.

Köy Enstitüsü dizgesi ile eğitime başlıca dört işlev yüklenmişti: Eğitsel, ekonomik, toplumsal ve siyasal.

Eğitsel işlev; her düzeydeki eğitimin kapılarının köylüye açılması hedeflenmekteydi.

Ekonomik işlev; eğitim yoluyla köylünün, geleneksel üretim yöntemlerinden kurtulup, tarımda ve el sanatlarında çağdaş yöntemleri kullanması hedeflenmişti.

Toplumsal işlev; eğitim yoluyla köylünün, kendi kültürünün bilincine varması, bunu geliştirmesi, böylece geleneksel, içe kapanık yaşayış biçiminden kendini kurtarması hedeflenmekteydi.

Siyasal (yönetsel) işlev; eğitim yoluyla köylünün ilkin kendi köyü içinde ağa yönetiminden kurtulup kendi kendini yönetmesi, sonra da bu yolla ülke yönetimine katılması hedeflenmekteydi.


Bu ilkeleri belirlerken Atatürk'ün nasıl bir Türk İnsanı istediği de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. O, ümmetçi bir toplum anlayışından Türk Ulusçuluğuna, teba anlayışından halkın egemenliğini temel alan bir düzene geçilmesinde, en başta gelen öğenin eğitim olduğunu biliyordu. Bu nedenle din temeline dayalı bir devlet düzeninden laik devlet düzenine geçilmiştir. Bunun gerçekleşmesi eğitimin laik olmasına bağlıdır. Laik eğitimin ilk ve en büyük harcı da, Öğretim Birliği Yasasıdır.